Sabah Düşünceleri - Ümit Denizer Kar yağıyor... Herhalde, gece yarısından sonra başlamış olmalı ki, çatılar bembeyaz. Yollar tutmak üzere... Evimiz dördüncü katta ve maalesef kuzeye baktığı için zor ısınıyor. Üstüne üstlük, bir de şehrin yedi tepesinden birindeyiz. İlk kar buraya düşer, en son buradan kalkar...
Saat altı buçukta uyandım, ama hâlâ yataktayım. Henüz gri bulutların bastırdığı gün alacası aydınlatmamış ortalığı. Sokaktan gelen çocuk çığlıkları, dördüncü kata kadar ulaşıyor. Gündoğumunu müjdeleyen sabah kuşları gibiler. Bakıyorum pencereden, kartopu oynayıp koşuyorlar. Yakınımızda bir ilköğretim okulu var, oraya gidiyorlar. Bunlar sabahçı 4. 5. 6. 7. ve 8. sınıf öğrencileri, 'büyük' sayılıyorlar.
Bir de öğleci 'minikler' var, 1. 2. 3. sınıflar. Onlar öğlen aydınlığında gidiyorlar okula, ama çıkışlarında akşam karanlığı inmiş oluyor. Okulun önü, kadın hakları için yapılan miting alanına dönüyor her akşam. Her minik öğrenciyi almaya bir abla, bir anne veya bir teyze geliyor. Çünkü korkuyorlar karanlıktan.
Sabahçı büyükler de, öğleci minikler de, savaş askerleri gibi 'teçhizatla' donatılmışlar. Kapüşonlu kabanlarının üzerine aldıkları ağır sırt çantaları taşıyorlar. Ayrıca beslenme çantaları var. Bazılarının sırt çantalarında, özel yapılmış ceplere dik olarak yerleştirilmiş şemsiyeler tüfek gibi duruyor...
Genç yıllarımızda seyrettiğimiz Hollywood filmlerinde, Amerika'daki öğrencilerin çanta taşımadıklarını görüyorduk. Ders çıkışı kitaplarını defterlerini, okulda kendilerine verilen dolaplara yerleştiriyorlardı. Sabah evden gelince, kitaplarını defterlerini dolaplarından alıp derse giriyorlardı.
Ne yalan söyleyeyim, özenirdim bu eğitim modeline. Ama sonra bir makale okudum ve düşüncem değişti: Amerika Birleşik Devletlerindeki eğitim sistemini eleştiren yazar, dolap uygulamasının kaldırılmasını öneriyordu. Çocuklar kitap taşımasını öğrenmeliydiler. 'Bu sistem öğrencileri tembelliğe alıştırdı, birkaç kuşağı kaybettik.' Diyordu...
Karlı kış sabahının bu düşünceleri beni kendi ilkokul günlerime götürüyor... Annem babam yanımda olmadan, evin dışında yaşadığım ilk şimşekli-gök gürültülü sağanak yağış geliyor aklıma. Birinci sınıf miniklerinin korkusunu başarıyla dağıtan, zayıf, uzun boylu erkek öğretmenimizi hatırlıyorum... Sonra, başka bir okula tayin olduğu için veda eden kadın öğretmenimiz için nasıl gözyaşlarıyla ağladığımızı hatırlıyorum... Ve ilk aşkım geliyor aklıma: 'Kestanecinin kızı' derlerdi. Babası kestane satardı sinema önünde. Evlenmeyi kafama koymuştum. Ne kadar güzeldi...
Duygularım, bu yazıyı, ülkemin 'Şair Babası'nın çok sevdiğim kısa bir şiirindeki gibi bitirmemi işaret ediyor: Şu anda, ne Gazze, ne Hakkâri, ne devlet terörü, ne bölücü terör! Okula giden çocuklar ve kendi çocukluğum, umutluyum...
Umutlu bir yeni yıl yaşamanızı diliyorum...
Kaynak : www.teksatir.com.tr